|
|
|
http://www.ottomanpalestine.com/ * |
Türkiye'de İngiliz oyunlarıyla şekillendirilen milliyetçilik; İslam'ın en güçlü askerlerinden Müslüman Türkleri ve Arapları birbirine düşman etmek ve bu güç birliğini bozmak amacıyla Arap düşmanlığı üzerine oturtulmuştur. Bu düşmanlığı körükleme adına en çok ileri sürülen iddia ise I. Dünya Savaşı'nda Arapların bizi arkadan vurduğu yalanıdır. Oysa bu iddia -içlerinde Yahudi tarihçilerin de bulunduğu- dünyadaki bütün ciddi tarihçilerce reddedilen bir efsanedir.
I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı'ya karşı sadece Şerif Hüseyin Ailesi -o da savaşın asıl cephelerinden olmayan Mekke-Maan hattında- savaşmış ve onların ihaneti savaşta tayin edici bir rol oynamamıştır. Mekke Emiri Şerif Hüseyin ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri İngiliz kuvvetleriyle işbirliği yapmışlar ve onların yanında savaşmışlardır. Savaştaki asıl cephe ise Türk-Osmanlı kuvvetlerinin Süveyş Kanalı ve Kanal Harbi’ndeki geri çekilişinden sonra Filistin’de kurulmuş ve Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Filistin'in dışındaki asıl cepheler olan Suriye, Irak ve Lübnan’da da Türk kuvvetlerini arkadan vuran herhangi bir olay yaşanmadığı gibi bütün bu cephelerde Araplar ay-yıldızlı sancağın altında Türklerle beraber savaşmışlardır. Arabistan Yarımadası’nda Şerif Hüseyin Ailesi'nin faaliyetleri dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte hiç bir kayıt yoktur. Hem de İttihatçı Cemal Paşa'nın bazı Arap halka ve ileri gelenlerine yaptıklarına rağmen.
Kaldı ki "Kimse bir başkasının suçuyla suçlanıp yargılanamaz" prensibi Kurani ve hukuki bir kaidedir. Yani bir çocuk dedesinin işlediği bir cinayet sebebiyle suçlanamaz, yargılanamaz, cezalandırılamaz, ayıplanamaz ve kınanamaz. "Onlar bir topluluktu, geldi geçti... onların yaptıklarından siz sorguya çekilecek değilsiniz" düsturu gereği bugünün nesilleri atalarının yaptıklarından dolayı sorumlu tutulamaz. Bu sebeple "Araplar, ihanetlerinin cezasını çekiyor" demek korkunç bir hatadır.
I. Dünya Savaşı'nda Filistin cephesi başta olmak üzere bütün cephelerde Araplar bizim yanımızda yer alırken Yahudiler ise İngilizlerin yanında bize karşı savaşmışlardır. O dönemki Yahudilerin faaliyetleri hakkında Cevat Rifat Atilhan'ın 100'ü aşkın kitabı bulunmaktadır.
Aynı gerçek, American-Israeli Cooperative Enterprise (Amerikan-İsrail İşbirliği Girişimi) adlı düşünce kuruluşunun başkanı, Ortadoğu analisti Mitchell G. Bard tarafından da, söz konusu kuruluşun sitesinde şöyle vurgulanıyor:
"O dönemin romantik kurgusunun aksine, Arapların çoğu I. Dünya Savaşı’nda Türklere karşı müttefiklerin yanında savaşmadılar. İngiliz Başbakanı David Lloyd George’un belirttiği gibi, Arapların çoğu, Türk yöneticileri için savaştı. Osmanlı İmparatorluğu’na isyan eden Faysal’ın Arabistan’daki taraftarları, bir istisnaydı."
I. Dünya Savaşı’nda Türk ordusu ile beraber çeşitli cephelerde Türklerle omuz omuza çarpışan Arapların büyük yararlıklar gösterdikleri bir hakikattir. Bu konuyla ilgili başka bir hakikat de, Araplar içinde milliyetçiliği başlatanların Müslüman Araplar değil Hıristiyan Araplar olmasıdır.
Sonuç olarak;
Birincisi; Araplar kahir ekseriyetle Osmanlı'ya ve İstanbul'a hep sadık kaldılar ve bütün cephelerde ellerinde ay-yıldızlı sancaklarla, Türkler'in yanında, batılı işgalci düşman kuvvetlerine karşı savaştılar.
İkincisi; Türklere ihanet edenler sadece Araplar'ın içindeki bazı aşiret guruplarıydı. Bu da sayıca genel halklara oranla çok küçük bir yekun tutmaktaydı. (İhanet içinde bulunabilecek bu kadarlık bir insan topluluğu her milletin içinden çıkabileceği gibi Türklerin kendi içinden dahi Türklere ihanet edebilecek bu kadar insan her zaman çıkabilmektedir.)
Üçüncüsü; Kimse atalarının işlediği suçlardan dolayı sorumlu tutulamaz. Günahlar kan yoluyla babadan oğula geçmediğinden o gün ihanet eden az sayıdaki gurupların bugünkü torunları Allah katında da, kul katında da tamamen masumdur ve suçsuzdur. Dolayısıyla kınanamaz ve kendilerinden zerre kadar hesap sorulamaz.
Bizi Kimlere Bırakıyorsun Ey Türk?

Son dönem Filistin ve Suriye'de görev yapmış olan kahraman Osmanlı komutanlarından Selahaddin Günay'ın Busr-ı Eski Şam Kalesi'nde görevliyken Dürzi lideri Sultan Atraş'a bağlı 500 kişilik bir süvari kuvvetinin kaleye baskın yapacağını hayıflanarak konuşan iki ihtiyar Arap'tan duyması üzerine az sayıdaki Türk Askerini kırdırmamak için onları Der'a'ya gönderdikten sonra iki Türk eriyle gece yarısı Şam'dan ayrılışını hatıralarında şöyle anlatmaktadır:
"Şerif (Hüseyin)'in kuvvetleri güya beni elde etmeleri için Busr-ı Eski Şam'ın etrafına yabancı seyyar aşiret getirmiş ve bu kasabanın etrafını kesmişlerdi. Bundan da haberim vardı. Fakat benim itikadım tam ve imanım sağlam olduğu için yolumu bağlayacaklarına ihtimal vermiyordum. Hareketimizden bir saat sonra bir seyyar aşiretin içersine düşmüştük. Tüfekler kucağımızda ağır ağır yolumuza devam ettik. Cenab-ı Hak Kadir-i Mutlak'tır. Koca aşiretten hiç bir fert ayakta değildi. Hiç bir köpek de havlamıyordu. Böyle sakin bir durumda aşireti geçtik. Şafaktan evvel Are'ye gelmiştik.
Bu ayrılış o kadar hazindi ki, bunu layıkıyla izaha imkan göremiyorum. Yalnız şu kadar söyleyeyim ki bu ayrılışta duyduğum hüzün ve elemi babamdan ve baba ocağından ayrılışımda duymamıştım. O canım yerleri belki bir daha görememek üzere terk ediyor, vatanın bu parçasını öksüz ve yetim bırakıyorduk. İki gözümüz iki çeşme gayr-i ihtiyari boşalıyor, her attığımız adımı artık hasretle geride bırakıyorduk. Ah o ne acı anlar ve günlerdi...
Nereden ve nasıl haber almışsa, tam vedalaşıp kaleyi terk ederken büyük kapıdan çıktığımda, tahsil görmüş yirmi beş yaşlarında bir Arap delikanlısı karşıma çıktı. İki elimi öptü. "Ah siz ve siz Türkler, bizi kimlere bırakıp böyle gidiyorsunuz ya Selahaddin? Arkanızda koca bir tarih bırakarak buradan ayrılıyorsunuz. Ne yazık ki biz sizleri bulamayacağız." diye hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve ayakta duramıyordu. Sonra kalenin duvarına dayandı. Ne çare ki ben yolumdan kalamazdım."
Osmanlı Komutanı Selahaddin Günay hatıralarında Suriye'yi adım adım terk ederken Arap halkın duyduğu acıyı, döktükleri gözyaşlarını, yol boyunca Türk Askerleri'ne gösterdikleri şefkat ve ikramı, devletle arası iyi olmayan bir aşiret reisinin "Biz bir daha bu bayrağı göremeyecek miyiz?" diyerek adamlarıyla birlikte hıçkıra hıçkıra ağladığını da anlatmaktadır ki tarih hafızasına bu türden sayısız örnekler kaydedilmiştir.
Türk Arapsız yaşamaz, kim ki ‘yaşar’ der, delidir,
Arap'ın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.
Veriniz baş başa; zira sonu hüsran-ı mübin,
Ne hükûmet kalıyor ortada, billahi ne din!
Medeniyet size çoktan beridir diş biliyor;
Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor.
M. Akif Ersoy
Yazarı : http://www.ottomanpalestine.com/
Ekleyen :
Eşref
Gönderdiği Son 50 Yazı :
Yazı hakkındaki yorumlar : |
DUYURULAR |
|
TOPLAM SİTE İZLENME |
|
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |